Sabahat AKKİRAZ "Alevi deyişlerine kadın duyarlılığı katmaya çalışıyorum"
Röportaj: Baki KOŞAR/Bir gün Pazar Eki/26.12.2004
Londra Caz Festivali’nin direktörünün dikkatini, İngiltere’de Türkler’e yönelik ürünler de satan bir alışveriş merkezinde, tesadüfen çalınmakta olan bir albüm çeker. Olanca içtenliği, saflığı ve çarpıcı bir müzikal terbiyeyle hiç anlamadığı bir dildeki parçayı seslendiren bu kadının kim olduğunu sorar; Türkiye’de yaşadığını, isminin de Sabahat Akkiraz olduğunu, seslendirdiği parçanın türkü olarak tanımlandığını öğrenir… Kendisini büyüleyen bu ses, onu hemen harekete geçirir ve Sabahat Akkiraz’ı bulup Londra Caz Festivali’ne katılmasını sağlar… Kendisiyle on yıl önce ben Nokta Dergisi’ndeyken "müziğin gizli starları" spotlu kapak dosyası kapsamında yaptırım söyleşide "Medyatik olmak, ünlü olmak gibi bir kaygım yok," diyordu, hâlâ öylesine içten, zarif; konuşurken yüreğinin tevazusu gözlerinde göl gibi ışıltılara dönüşen, bir türkünün peşinden, Pîrinin izlerinden, şahmeranların ateşiyle yanıp pişip olup dağları taşları aşan bir Sivas ceylanı gibi… Türkiye’de bir dansöz kadar şöhretli olmasa da etnik müziğin kâbesi kabul edilen Theatre de le Ville’de konser vermiş. İlk ve tek Türkiyeli sanatçı unvanına sahip. Hayatını anlatan belgeseller, dünyanın saygın yabancı müzik kanallarında hâlâ yayınlanıyor… 20 yıldır , her köşesinde, her kıvrımında binlerce türkünün, ezginin tınısı saklı bu çok renkli Türkiye coğrafyasını adım adım dolaşıp kendi olanaklarıyla sayısız türkü derliyor, dizeleri ilmek ilmek örüyor; onları Türkiye’nin geleceğine yazılı kayıtlardan birer hazine olarak hiç karşılıksız armağan ediyor çünkü o bir türkü ana, o gönül nikâhını henüz çocukken apak bir sevdayla vurulduğu türkülerle kıymış bir yürek insanı…
Sayfamın bu haftaki konuğu, türkülerin özellikle de Alevi deyişlerinin kraliçesi Sabahat Akkiraz…
Sabahat Hanım, anımsar mısınız bilmem ama bundan 10 yıl kadar önce sizinle Nokta Dergisi’nde bir söyleşi yapmıştım. Kapak konusuydu; "Müziğin gizli starları" diye... Konusu da medyatik olmayan, medyada hiç görünmeyen ama bir biçimde, alttan alta kendi kitlesini oluşturmuş, medyatik olmasa bile geniş Kitlelerce tanınan, sevilen müzik sanatçılarını işliyordum. Hattâ o zamanlar garsonluk yapan, ilk kasedi henüz çıkmış İbrahim Erkal da
bu şarkıcıların arasındaydı, ilk söyleşisini de o haberde bana vermiş oldu. Aradan on yıl geçti, şimdi biraz daha medyatiksiniz artık sanırım. Veya şöyle sorayım: Şimdi medyatik misiniz artık? ….
(Gülüşmeler…)
İbrahim Erkal deyince hatırladım, evet… Hattâ gizli starları da ortaya çıkardılar işte diye espriler yapmıştık arkadaşlarla… Medyanın gücü işte… Valla, o zaman da söylemiştim size, benim medyatik olmak gibi bir kaygım hiçbir zaman olmadı… Bana yönelik popüler kültür gerçeğini ise bir dizi filmin müziğini yapınca fark ettim. Televizyon gerçekten inanılmaz bir şey… Çok kısa sürede popüler olabiliyorsunuz.
Peki, aradan geçen o on yılda neler değişti hayatınızda. En azından çok daha ünlü olduğunuz bir gerçek…
(Ölçülü, içten gülüyor…)
Bu benim için çok önemli değil gerçekten; ben kendi türkülerimi söyleyeyim, projelerimi hayata geçireyim, yine o il senin bu köy benim adım adım dolaşıp Anadoluyu türküler derleyeyim, yeter bana… Bu süre içinde yaşadığım gelişmeler de olmadı değil tabii; dünyanın hemen hemen gezmediğim, gitmediğim yeri kalmadı; dünyanın pek çok ülkesinde konserler verdim, festivallere katıldım, türküler söyledim… Bu etkinlikler devam ediyor hâlâ… Sırada Kanada, İspanya Kültür Bakanlığı’nın bir daveti var… İki hafta önce İsveç’ten döndük… Ve yine beni çok gönendiren bir şey, belgesellerim çekildi. En son İsveç-Fransa ortaklığında bir belgeselim çekildi. Gerçekten çok güzeldi… (Biraz içini çekiyor burada, kendine özgü içten, samimi gülümseyişi kaplıyor yine yüzünü) Bunlar gerçekten önemli… 45 yaşındayım, benim burada, kendi ülkemde hiç belgeselim yapılmadı…
Büyük sanatçıların değerinin, kendi ülkelerinde onların ölümünden sonra anlatıldığı, onların değerinin önce yabancılar tarafından anlatıldığı yolunda bir söylem vardır hep… Siz de buna çarpıcı bir örneksiniz, dünya sizi keşfetmiş, çoktan tanıyor ve değer olarak görüyor ama Türkiye’de, bir dansöz kadar bile şöhret sahibi değilsiniz… Böyle mi düşünüyorsunuz siz de ve bunca emeğinize rağmen kırgınlık, burukluk duyuyor musunuz, böyle bir sızı var mı yüreğinizde Serzenişte bulunmak ne kadar doğru olur, bilemiyorum ama açıkçası, hiç olmazsa Kültür Bakanlığı’nın yaptığım derlemelere duyarlılık göstermesini beklerdim. Malumunuz, ben 20 yıldır derleme yapıyorum. Bütün Anadolu’yu adım adım gezerek hiç bilinmeyen, hiç tanınmayan sayısız türkü derledim bugüne kadar. Amacım, bizim özümüz olan bu türkülerin yok olup gitmemesi, gelecek kuşaklara da taşınabilmesi… Aslında bu derlemeleri yaparken bir edebiyatçının da bir tarih bilimcinin de yanınızda olması lazım ama yazık ki tüm bu derlemeleri biz kendi çabalarımızla, kişisel olanaklarımızla yapmak zorunda kalıyoruz. 100 yaşına gelmiş kaynaklarım var, köyden kente göç var… Elimizi çabuk tutmalıyız, onlardan o sözlü hazineleri alıp yazılı kayıtlara dökmeli ve geleceğe miras bırakmalıyız. Evimde o kadar büyük arşivim oluştu ki sadece derlemeler için özel bir salon yaptırma ihtiyacı içindeyim…
Londra Caz Festivali’ne de katıldınız ki bunun hakikaten benim tüylerimi diken diken eden inanılmaz bir öyküsü var… (Söyleşinin giriş yazısında anlatıyorum…) Merak ettiğim caz ve türkünün form olarak birbirine yakın veya benzeş olup olmadığı… Bu, tamamen gırtlak olgusuyla mı yoksa cazın, çıkış noktasının beslendiği ezilme, acı çekme, yok sayılma, hüzün, gurbetlik, hasret gibi kavramların türkülerde de yer alıyor oluşuyla mı ilgili bir şey... İlk başta, beni de düşündürmüştü caz festivalinde türkü seslendirmek türkünün geleneksel formu nedeniyle ama sonra caz sanatçılarının da tıpkı bizim âşıklar gibi çok doğaçlama, çok serbest tarzda okuduklarını gördüm… Benzer yanları elbette var caz ile türkünün…
Türkülerin metalaştırılmasını nasıl yorumluyorsunuz?... Eskiden tu kaka edilen, kentliler tarafından köylülük olarak tanımlanan türküler, ?imdi pek bir moda. Türkü yarışması bile var artık televizyonlarda…Türkünün Türkiye’de geldi?i noktayı, türkünün serüvenini nasıl değerlendiriyorsunuz?... Benim babam, çocukluğumdan beri bildim bileli türkü dinlerdi. Çocukluğum Almanya’da geçti. Biz de kardeşlerimle harçlıklarımızı Aşık Mahsuni’nin yeni albümünü satın almak için biriktirirdik… Bu halk, türküleri hep sevdi, sevecek… Özü çünkü… Fakat Anadolu Ateşi tarzı programlar, bana sanal geliyor… Şans veriliyorsa gençlere elbette değerlendirilmeli ama bu tarz sanal ortamlar beni rahatsız ediyor…
Alevisiniz ve Alevi deyişlerini de sıklıkla seslendiriyorsunuz. Aslında, özünde tasavvufi aşk teması taşıyan Alevi deyişlerinin türkü gibi okunurken ana temanın beşeri aşkmış gibi algılanması söz konusu değil mi sizce? ... Alevi deyişlerini okumayı Alevi müziği yapıyorum diye ifade etmek doğru değil; akil olmak lazım… O Cem havaları, o miraçlamalar, o kasideler, binlerce yıllık bir kökenin, yüksek bir maneviyatın, felsefenin, mistizmin ürünü ve tamamen dinsel bir coşkuyla üretilmişler ama bir klasik Şahmerdanı ben de okuyorum ama çok özeniyorum, bizzat ustalarından defalarca dinleye dinleye okuyorum ve altına da mutlaka gerekli notları düşerim. Bir de hep erkekler okumuş bunları, ben son yıllarda, kendi kişisel gelişimim sonucunda bunlara daha kadınca, daha kendimce bir yorum getirmeye çalışıyorum… Sorunuza gelince; Alevi insanı, dinlediği deyişteki aşkı algılar, bir başkası da anlatılan aşkı kendince algılayabilir, bu doğaldır…
İçinizi en çok yakan, sizin için çok özel bir türkü var mı? Hiçbirini ayıramıyorum, hepsini çok seviyorum ama ısrarla sorarsanız deyişler derim; onlar benim gönlümü çok daha fazla cilalar…